|
Dün sabah bir yandan
kahvaltımı yaparken, bir yandan da 11inci kattaki dairemizin geniş ve derin
penceresinden trafiği her zaman ki gibi akan caddeye de arada bir göz
atıyordum. Hava henüz yerdeki karları yerinden oynatamamış gelmemiş, hafif
erimeye başlayan kar, berrak ve huzur doluydu. Kırlangıçlar saçak
altlarındaki yuvalarından çığlıklar atarak etrafı cıvıldatıyor ve
kendilerince bildikleri rotalarda uçuşuyorlardı. İnsanlar işlerine gitmek ya
da yetişmek zorunda oldukları yerlere hızlı ve dikkatli adımlarla
yürüyorlardı. Önümüzdeki otobüs durağına yanaşan belediye otobüslerinde ise,
inen ve binenlerden oluşan yoğun bir insan trafiği vardı.
İşte o sırada gözüme ilişti, belediyenin özelleştirdiği temizlik işlerinde
çalışan, üzerinde turuncu renkli üniformasıyla caddeyi süpüren temizlik
işçisi.
Kendisine iş aleti olarak verilmiş olan uzun saplı çalı süpürgesi ve bir
peynir tenekesinden kesilerek ucuna bir kürek sapı bağlanmış olan çöp
toplama kovasına yaslanmış, yanındaki akasya ağacının henüz yeni oluşmaya
başlayan gölgesinin altında, elindeki cep telefonu ile kim bilir hangi
yakını yada arkadaşı ile hararetli hararetli birşeyler konuşuyordu.
Yahu dedim, eşim Zeynep’e, o nereye baktığımdan habersiz sakin ve ağzına
attığı her lokmadan büyük keyif alarak kahvaltısını sürdürürken; şu dünyanın
geldiği yere bak; sokaktaki temizlik işçisinin bile cep telefonu var. O
neden olmasın, o da insan diye duygusal bir algılama ile cevap verdi. Oysa
benim belirtmek istediğim, teknolojinin nerelere ulaştığı, satınalma
gücündeki gelişim, iletişimdeki yeni ekipmanların günlük hayatımızı nasıl
etkilediği idi. Nede olsa telefon etmek için iki kilometre yürüyerek,
babamın kaydını yaptırdığı telefonun evimize bağlanması için ise, on seneden
fazla sıra bekleyen bir gençlik dönemi geçirmiştim. Bugün teknolojik olarak
kendimi çok yetkin görmesem de az sonra bu yazımı e-posta ile çalıştığım
şirketime gönderebilecek yetkinliğe ulaştığımı ve nasıl bir yetenek evrimi
geçirdiğime, biraz da inanmazlıkla; fotografik hafızam da oluşan resimlere
baktım!
Değişim gerçekten de bana inanılmaz gibi geliyordu, ilk kez şirketimin;
öğrenmek zorunluluğu koyduğu exel 3.0 kursuna gittiğimi hatırlayıp
gülümsedim. Oysa çocukluğumda, bizim evde müzik setini ayarlamak babamın
imtiyazında olan ve ancak onun izni ile yapılan teknolojik bir işti. O
günlerde çok rağbet gören kendime ait bir transistörlü radyom dahi yoktu.
Oysa bu yazıyı yazdığım taşınabilir bilgisayarımla şu anda Sapanca
tepelerindeki evimin terasında çalışıyorum ve az sonra Nokia card phone
kablosuz internet aracılığı ile bu yazımı şirketime göndereceğim. Ayak
uydurmak zorunda olduğum teknolojik değişimin üzerimde yarattığı yetenek
değişim etkisini düşünürmüsünüz!
Halbuki; insan yönetimi mesleğine başladığım 1979 yılında, kullandığımız
bordro tahakkuk ekipmanı, elden ele dolaşan kollu bir Facit hesap makinesi
idi. Araya karbon kağıdı koyarak yaptığımız çoğaltmalar ise; bugün ki hızlı
kopya makinaları, tarayıcılar, uzaktan erişimli puantaj sistemleri ve
bilgisayar paket programları ile yapılan bordrolara hiç benzemiyordu. 1000
kişilik işletmemizin ücret tahakkukunu yapabilmek için beş kişilik ekibimiz
ile 7 gün boyunca çalışmak zorundaydık, hataları düzeltmek ise işin cabası!
Değişim sadece teknoloji boyutunda da değildi; zaman, iyi aile çocuğu olmak
ve iyi eğitim almanın iş bulma ve terfii için yeterli olmadığını hızla
gösteriyordu! Artık temel yetkinlikler ve performans kriterleri, kritik
beceri faktörleri gibi daha sistematik yaklaşımlar vardı. Yapılan iş
görüşmelerinde; liderlik yaklaşımları, iletişim tarzları, davranış boyutları
ile ilgili soruların sıkça cevaplanması gerekiyordu. Deneyim ve becerilerin
değerlendirilmesi için değerlendirme merkezleri ve sistematik testler
kullanılır olmuştu. Tanrıya şükürler olsun ki, çalıştığım şirketlerim bana
yatırım yapma kararlarını alıyorlar ve dünyanın dört bir yanındaki kişisel
gelişim kurslarına gönderiyorlardı, ne de olsa şirketlerde henüz beyin
mülkiyetine ilişkin bugün ki kadar rekabetçi ortam yoktu! Şirketler, beyin
gücünün stratejik rekabetçi üstünlüğün tek kaynağı olmasıyla, nitelikli
işgücünü kendi örgütlenmeleriyle gittikçe daha sıkı bütünleştirme çabalarına
henüz başlamamışlardı. O zamanlar henüz Güneydoğu Asya krizini tetikleyen
Tayland para birimi bahtın bir gecede yüzde otuz değer kaybı söz konusu
değildi, Güneydoğu Asya krizinin sebep olduğu Rusya krizinin, Türkiye’yi
nasıl etkileyeceği hiçbirimizin düşünde dahi yoktu! Şirket küçülmeleri,
birleşmeleri ve satınalmaların beyin gücünün mülkiyetinde nasıl etkili
olacağı çoğunlukla bugün olduğu gibi planlanmıyordu. Bugün çoğu şirketteki
insan kaynakları yöneticilerinin kabusu olan entellektüel sermayeyi kaybetme
korkusu o zamanlar bu kadar fazla değildi, şirketlerde çalışanlarda ise bir
aidiyet duygusu ve şirket bağlılığı bu günkünden daha yoğundu. Küreselleşme
henüz sınırları kaldırmamış, entellektüel göçebelik bugünkü boyutlarına
ulaşmamıştı. Peru’ya denetci olarak transfer ettiğimiz Akil ile Polonya’ya
gönderdiğimiz Ali, şirkette parmakla gösterilen yurtdışı atamalarıydı.
Nereden bilecektim ki yıllar sonra döndüğüm Türkiye’den Orta Asya ülkelerine
proje bazlı işler yapmak üzere ayrılacağımı! Çalışma metodlarından biri
olarak uzun yıllardır Batı dünyasında uygulanan interim çalışma tarzının
Türkiye’deki uygulayıcılarından biri olacağım o günlerde aklımda hiç mi hiç
yoktu! Küreselleşme, henüz beni de bugün ki kadar etkilememişti, bunu olumlu
anlamda yazıyorum çünkü; bugün bilgi, beceri ve yetenekler ile Türk
yöneticileri dünyanın dört bir köşesinde şirketlerin başarılarına imza
atmaktalar, hafta geçmiyor ki gazetelerin insan kaynakları eklerinde
yurtdışı atamaları yazılmasın. İşte küreselleşmenin olumlu fırsatlarından
bir tanesi daha!
Bugün Türk çalışanlarının yönetim seviyesinde bu kadar olumlu başarılara
imza atmalarının altında değişen vizyon ve yetkinliklerin büyük payı olduğu
inancındayım, şöyle ki; çoğumuz küreselleşmenin ne olduğunu kavrama süratine
dahi erişemeden, yöneticilerimiz dünyaya altı boyutlu bakmayı kavradılar ve
öğrendiler. Başarının altında yatan, yapmakta olduğu işi süregelen
alışkanlıkları ile yapmakta devam edemeyeceğimizi ve yeni iş yapma metodları
öğrenmemiz gerektiğini kavradık ve anladık. Bugün dünyada küresel olaylardan
en az olumsuz etkiyi alarak şirketlerimizi yönetmek istiyorsak kendimizi,
dünyaya;
Siyaset
Kültür
Teknoloji
Finansman
Ulusal Güvenlik
Ekoloji
Perspektiflerinden bakmak ve karmaşıklıkları büyük teorilerle değil küçük
hikayelerle özetleyip, atılacak adımları hızla hayata geçirmek durumundayız.
Unutmayalım, toplumlar, inanışlar ve teknolojiler örtüştüğünde gelişir;
inanışlardaki ve teknolojilerdeki kaçınılmaz değişimler örtüşmez olduğunda
ise geriler. Bu gerçek geçmişteki başarılı toplumların tarihine bakıldığında
da görülebilir; çoğu çok farklı değerler üzerinde kurulmuştu ve bugün var
olanlardan çok farklı teknolojiler kullanıyorlardı. Ancak hepsinin başarılı
olmak için bu örtüşmeye gereksinimleri olmuştu.
Bilgi paylaşımımıza bir dahaki bölümde Nil Vadisi ile devam edeceğiz, nice
başarılara...
Gürşan Gürel
Yönetim Danışmanı
Terra incognita: Bilinmeyen topraklar.
Kaynaklar
Kapitalizmin Geleceği, Lester C. Thurow
Küreselleşmenin Geleceği, Thomas Friedman |