Yıl sonu değerlendirmeleri için, gruptaki
bütün yönetici arkadaşlarımızı tatil köyüne götürmüştük. Programda,
geçtiğimiz yılın değerlendirmesi, önümüzdeki yılın hedeflerinin
incelenmesi gibi klasik konular var. Üçüncü gün ise deşarj olma
programları dolu. Arkadaşlarımızdan (A), konuşmayı seven oldukça da iyi
eğitim almış bir kişi idi. Liseyi İngilterede Lisans eğitimi ve yüksek
lisansı ise ABD de tamamlayan bu arkadaşımız 3 gün boyunca hiçbir söz
almamıştı. Deşarj olma toplantılarında da durum devam edince, yanımda
oturan işverenim,
- Nesi var ? diye sordu. Bilmediğimi söyledim. İşverenim bu
arkadaşımızın gönlünü alarak konuşmasını sağlamak için, arkadaşımız (A)
ya dönerek söze başladı; “A.... cığım, sen Amerikada çok şey yalamıştın”
Hadi bize görüşünü söyle.......
Birazda alkolün verdiği etki ile kahkahalar, top gibi patladı. Mürekkep
yalamak deyimi toplumumuzda, eğitimliliğin kültürlülüğün kısa tanımı
olarak kullanıldığından, işverenim, deyimi birden hatırlayamamış, kaş
yapayım derken gözü de çıkartmıştı.
Kabahat neydi, kimdeydi, onu hatırlayan bile olmadı. Arkadaşımız niye
suskundu ki !
Aslında arkadaşımızı suskunluğa iten sebep, risk alınmasına fırsat
tanınmaması ve girişimlerin cesaretlendirilmemesi idi. Hemen her
fırsatta, “bana danışmak zorunda değilsiniz”, “işlerinizi kendiniz
yapın, bana gelmeyin” diyen işi verenler, kendilerini sürekli danışılan
kişi konumunda tutmak için, hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar.
İşverenlerimden birisi, kasadan yapılan ödemeleri, üstünden aylar geçmiş
olmasına rağmen inceler ve biz yöneticilere, falan tarihte falan parayı
ne için harcadın diye kısa notlar yollardı. Harcanan paralar küçük
olduğu zaman insan genellikle not almıyor. Hatırlanması da binlerce
ödemenin içinde kolay olmuyor. Bu gibi durumlar ise işverenin tam
aradığı fırsattı. Hemen söylenmeğe başlar ve kendine göre bir sonraki
gereksiz ödemenin önünü kesmiş olurdu. Hele bunu birde başkalarının
yanında yaptımı hem kız’a hem geline söylemiş olurdu. Önceki sözleri
kendilerine hatırlatıldığında ise, mazeret hazırdı; “Canım kendi işinizi
kendiniz yapın bana gelmeyin dedikse, dilediğinizi de yapın demedik ki”.
Tabi bu madalyonun bir yüzü.... Şimdi diğer yüze bakalım.
Aslında hiçbirimiz kendi yaptığımız yanlışı görmek istemiyoruz.
Genellikle durum şöyle;
Yaptığımız yanlışı, öncelikle üstlenmiyoruz, üstlenmek zorunda
kaldığımız da, bizi bu davranışa iten etkenleri saymağa başlıyoruz, bu
da yeterli gelmiyorsa yanlışımızın sebebini anlatacağımıza, hiç oralı
olmadan bize soruyu soran kişiye veya sebep olan kişiye yüklenmeğe
başlıyoruz. “Ama seninde saçın beyaz” gibisinden abukluklar dizisi.
Eskiler “yanlışdan dönmek fazilettir” demişler. Fazilet yani erdemlilik,
yani, olgunluk, yani insan olmak sanatı. Şimdilerde ise bırakın
yanlışdan dönmeyi, yanlış kabul edilmiyor ki dönülsün.
Bir aile şirketinde iş değerlemesi çalışmalarını yapıyorduk. Firmada
herkes kendisine ve işine gereken değerin verilmediğinden yakınıyordu.
Sistemi anlatıp kriterlerin tesbitine geçtik. Bu tesbitler sırasında
herkes kendisine en uygun olan kriter için, görüş belirtiyordu. Ama ne
görüşler; sadece ilkokul diplomasına sahip bir kişi, eğitimin çok az
önemli olduğunu, aslında dikkat edilmesi gereken şeyin ise firma kıdemi
(tecrübe) olduğunu savunuyordu. Eğitimi yukarılarda olan bir kişi için
ise, kıdemlilik denen şey, çok önemli değildi.
Kısacası şişmanlar kiloya göre, uzun boylular ise boya göre sıraya
geçilmesini arzu ediyorlardı. Sıralamanın nasıl olacağı çok önemli idi.
Bunu bir kere sağladınmı artık ortanın üstünde yer almak işten bile
değildi.
Benim gemim yürüsünde nasıl yürürse yürüsün. Aslında işi verenlerinde
işi görenlerinde, hedefi bu oldu. Menfaat dünyası deyimi eskiden de
vardı şimdide var.
Kaya TURHANOĞLU
Yönetim Danışmanı |