e-bülten

 

Kaya TURHANOĞLU - TURHANOĞLU CONSULTING

Benim gemim karada da, denizde de yürüsün ...

 


Yıl sonu değerlendirmeleri için, gruptaki bütün yönetici arkadaşlarımızı tatil köyüne götürmüştük. Programda, geçtiğimiz yılın değerlendirmesi, önümüzdeki yılın hedeflerinin incelenmesi gibi klasik konular var. Üçüncü gün ise deşarj olma programları dolu. Arkadaşlarımızdan (A), konuşmayı seven oldukça da iyi eğitim almış bir kişi idi. Liseyi İngilterede Lisans eğitimi ve yüksek lisansı ise ABD de tamamlayan bu arkadaşımız 3 gün boyunca hiçbir söz almamıştı. Deşarj olma toplantılarında da durum devam edince, yanımda oturan işverenim,
- Nesi var ? diye sordu. Bilmediğimi söyledim. İşverenim bu arkadaşımızın gönlünü alarak konuşmasını sağlamak için, arkadaşımız (A) ya dönerek söze başladı; “A.... cığım, sen Amerikada çok şey yalamıştın” Hadi bize görüşünü söyle.......

Birazda alkolün verdiği etki ile kahkahalar, top gibi patladı. Mürekkep yalamak deyimi toplumumuzda, eğitimliliğin kültürlülüğün kısa tanımı olarak kullanıldığından, işverenim, deyimi birden hatırlayamamış, kaş yapayım derken gözü de çıkartmıştı.

Kabahat neydi, kimdeydi, onu hatırlayan bile olmadı. Arkadaşımız niye suskundu ki !

Aslında arkadaşımızı suskunluğa iten sebep, risk alınmasına fırsat tanınmaması ve girişimlerin cesaretlendirilmemesi idi. Hemen her fırsatta, “bana danışmak zorunda değilsiniz”, “işlerinizi kendiniz yapın, bana gelmeyin” diyen işi verenler, kendilerini sürekli danışılan kişi konumunda tutmak için, hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar.
İşverenlerimden birisi, kasadan yapılan ödemeleri, üstünden aylar geçmiş olmasına rağmen inceler ve biz yöneticilere, falan tarihte falan parayı ne için harcadın diye kısa notlar yollardı. Harcanan paralar küçük olduğu zaman insan genellikle not almıyor. Hatırlanması da binlerce ödemenin içinde kolay olmuyor. Bu gibi durumlar ise işverenin tam aradığı fırsattı. Hemen söylenmeğe başlar ve kendine göre bir sonraki gereksiz ödemenin önünü kesmiş olurdu. Hele bunu birde başkalarının yanında yaptımı hem kız’a hem geline söylemiş olurdu. Önceki sözleri kendilerine hatırlatıldığında ise, mazeret hazırdı; “Canım kendi işinizi kendiniz yapın bana gelmeyin dedikse, dilediğinizi de yapın demedik ki”.

Tabi bu madalyonun bir yüzü.... Şimdi diğer yüze bakalım.

Aslında hiçbirimiz kendi yaptığımız yanlışı görmek istemiyoruz. Genellikle durum şöyle;
Yaptığımız yanlışı, öncelikle üstlenmiyoruz, üstlenmek zorunda kaldığımız da, bizi bu davranışa iten etkenleri saymağa başlıyoruz, bu da yeterli gelmiyorsa yanlışımızın sebebini anlatacağımıza, hiç oralı olmadan bize soruyu soran kişiye veya sebep olan kişiye yüklenmeğe başlıyoruz. “Ama seninde saçın beyaz” gibisinden abukluklar dizisi.

Eskiler “yanlışdan dönmek fazilettir” demişler. Fazilet yani erdemlilik, yani, olgunluk, yani insan olmak sanatı. Şimdilerde ise bırakın yanlışdan dönmeyi, yanlış kabul edilmiyor ki dönülsün.

Bir aile şirketinde iş değerlemesi çalışmalarını yapıyorduk. Firmada herkes kendisine ve işine gereken değerin verilmediğinden yakınıyordu. Sistemi anlatıp kriterlerin tesbitine geçtik. Bu tesbitler sırasında herkes kendisine en uygun olan kriter için, görüş belirtiyordu. Ama ne görüşler; sadece ilkokul diplomasına sahip bir kişi, eğitimin çok az önemli olduğunu, aslında dikkat edilmesi gereken şeyin ise firma kıdemi (tecrübe) olduğunu savunuyordu. Eğitimi yukarılarda olan bir kişi için ise, kıdemlilik denen şey, çok önemli değildi.
Kısacası şişmanlar kiloya göre, uzun boylular ise boya göre sıraya geçilmesini arzu ediyorlardı. Sıralamanın nasıl olacağı çok önemli idi. Bunu bir kere sağladınmı artık ortanın üstünde yer almak işten bile değildi.

Benim gemim yürüsünde nasıl yürürse yürüsün. Aslında işi verenlerinde işi görenlerinde, hedefi bu oldu. Menfaat dünyası deyimi eskiden de vardı şimdide var.


Kaya TURHANOĞLU
Yönetim Danışmanı