e-bülten

 

Alev PEKTAŞ
MARDİN ŞEHRİ

Gündüzü mezarlık
Gecesi gerdanlık
MARDİN
"Ben, Mardin kenti...
Kalker ve lavlarla bezeli,
Teninden başka giysisi olmayan çıplak dağların anayurdu...
Taşın ve toprağın ve doğum yerini unutmuş suların,
Hammaddesi alın teriyle karılmış kerpicin ve mavi bedenli bulutların anası...
Gecemi ve gündüzümü, çöl ve çölleri kuşatan bozkır rüzgarları donatır...
Ayaklarımın ucunda uzanır tarihin babası Mezopotamya.
Yüzümün bir yanı safran kokulu Deyrulzafaran'dır,
Bir yanı minaresini asma dallarından ördüğüm Ulu Cami...
Hamurumu kavimler, etnik gruplar, dinsel cemaatler yoğurmuştur.
Ben, bedenini kaleler üzre bina etmiş
Mardin kenti...
"Taşın ve İnancın Şiiri Mardin" kitabında, Refik Durbaş'ın muhteşem bir dille, daha doğrusu şiirle dile getirdiği Mardin ili…

Unesco tarafından Venedik ve Kudüs ile beraber sit alanı ilan edilen ama unutulmuş şehir.
Benim için MÖ ve MS nin herkesin bildiği anlamının dışında bir anlamı daha vardı. Mardin den önce ve sonra. Öyle bir şehir ki Mardin insanı kendine çekiyor. Tamamı, açık renkli sarımsı renkli kalker taşından inşa edilmiş şehri gün batımında uzaktan gördüğünüzde aklınızdan geçen tek cümle, “Rüya gibi”. Mimari açıdan Ortaçağı yaşamak isteyenlerin çok daha uzağa Venedik e gitmelerine gerek yok yada uzun vadede Newyork’a (!). 1. ve 2. Caddeden başka ana caddesi olmamasına karşın, kıyaslıyor kendini belki, naçizane …

Şehir mimarisinin oluşumunda MS 1105 te şehri ele geçiren Artukoğullarının tarzı ağır basmış. Bina yapımında kullanılan taşların kolay şekil alması, Mardinlilerin görsel zevkleri ve sanatkar ruhları ile birleşince şehir dokusu bugünkü görünümüne kavuşmuş. Kolay işlenen ve ocaktan çıkartıldıktan bir süre sonra sertleşen (iklim şartlarına dayanıklık kazanan) bu kireçli oluşum Mardin yapılarının her devrinde aynı rahatlıkla kullanılmış ve halen kullanılıyor ama sit alanı olmasına rağmen maalesef burada da kaçak yapılaşma başlamış ki bu kaçak yapılar özel kalker taşlardan yapılmadığı için şehrin görüntüsünü bozuyor. Şehrin tertemiz görünmesinin nedeni Bodrum misali beyaz badanalar değil, Mardinliler belirli zaman dilimlerinde taşların temizlenmesi amacıyla, taş kırıntılarını kum haline getirerek ve bu kum ile duvarlarını ovarak temizliklerini yapıyorlarmış. Mimari dehanın doruk noktasına ulaştığı şehirde her kapı ve pencere, camiler, minareler ve kiliseler, bir oya gibi geometrik şekiller ve bitki desenleri ile işlenmiş ve böylece adeta taşın dilini meydana getirmişler. Burma, lale, üzüm salkımları ve karanfil motifli süslemeler taş ustalığının burada ne kadar ilerlediğini bizlere gösteriyor.

Mardin’deki tüm yapıların ön avlu cephesi aynı yere, Mezopotamya ovasına bakıyor. Mardinliler buraya bizim denizimiz dediklerinde her ne kadar müstehzi bir gülümseme dudaklarınıza otursada, yüksekçe ve geniş görüş alanı olan bir yerden baktığınızda önünüzde uzanan uçsuz bucaksız ova gerçekten bir denizi anımsatıyor. Tek ağacın olmadığı bir yerde, bunca bereketli yeşil toprakların olması ve her türlü tahılın yetişmesi Atatürk Barajı ile sulamanın daha çok yapılabileceği zamanda neler yetişeceği konusunda insanı meraklandırıyor. Ama esas ilginç olan, içiçe inşa edilmiş bir şehir olmasına karşın, evlerin gölgelerinin dahi birbirinin üzerine düşmemesi. Dar sokaklara araç girmediği için çöpler eşeklerle toplanıyor. Sırt hamalları da çok rağbette. İnsanın çıkmakta zorlandığı dik yokuşları, onlar sırtlarında ağırlıkla rahatça tırmanıyorlar. Bir de “Abbara”lar var. Abbara bizim şehir hayatından bildiğimiz alt geçite karşılık geliyor ama sözkonusu Mardin olunca tamamen farklı bir şekil alıyor. Çünkü Abbralar, birbirine bitişik inşa edilmiş evlerden dolayı iki sokağı birbirine bağlamak amacıyla üstünde ev olan geçitler.

Refik Durbaş’ın şiirinde de belirttiği gibi bu şehir aynı zamanda inancında merkezi. Yüzyıllar boyu birçok medeniyetin hakimiyeti altında girmiş şehirde, her dönemden kalan miraslar arasında inançlar da yer alıyor. Bu şehrin her ilçesinde ezan ve çan sesleri birbirine karışıyor. Müslüman, Süryani, Yakubi, Keldani, Nesturi, Yezidi, Yahudi, Kürt, Arap, Çeçen, Ermeni vs. gibi farklı din ve farklı etnik kökenden gelen topluluklar; uzlaşı ve kardeşlik içerisinde bir arada yaşamışlar. Şu an yaşayanlar arasında Türklerden sonra en çok Süryaniler var. Süryanilerin ataları Asurlulara kadar uzanıyor. Mezopotamya da kurulan en parlak uygarlıklardan biri olan Asurlular kendilerini putperest soydaşlarından ayırmak için “Süryani” adını kullanmayı yeğlemişler. İsa ile aynı dili konuşan (Aramca) Süryaniler, onun öğretilerini benimsemiş ve kendi kiliselerini kurarak dinlerini kurumsal kimliğe oturtmuşlar. Bana ilginç gelen ve Mardin gezim sırasında öğrendiğim Süryanilerin de namaz kıldığı, ve hatta günde 7 kez. Tek fark döndükleri kıble. Çat kapı ziyaret edebileceğiniz bir Süryani evinde insanlar birbirini anlamadan da duygularını paylaşabilirler mi sorusuna cevap bulabilirsiniz. Gerçi Süryanilerin bir çoğu göç etmiş ama kalanlar arasında orta yaşta olanlar Süryanice ve Türkçe konuşuyorlar. Şehirde Türkçe, Süryanice ve Arapça konuşuluyor. Herkes en azından iki dil biliyor. İlginç olan bu şehir onca göç vermesine rağmen civar doğu illerden göç bile almış.

Gezilecek görülecek yerler arasında gümüş ustalarının yani Telkári ustalarının atölyeleri de var. XIV. yüzyıldan beri babadan oğula, nice güzelliklerin üretildiği mekanları, Tahta çekiç sesleri arasında gezerken körükleri ve parmakları ile gümüş tellerle şahaserler yaratan ustaları seyrederken iyi ki teknoloji buraya girmemiş diyorsunuz. Er veya geç Mardin’e gitmek ve görmek isteyeceğiniz için size oradaki tarihi yapıları tek tek anlatmak istemiyorum ama göreceğiniz yerler, Postahane, Müze, Ulu Cami ,Latifiye Cami,Taşın şiire dönüştüğü Zinciriye Medresesi'nin kapısı, daha aşağıda Mar Mihail Kilisesi'nin çan kulesi, kentin kültürünün renklerini simgeliyor, Kasımiye Medresesi, Şah Sultan Hatun Medresesi, Firdevs Köşkü, Şehidiye Medresesi, Revaklı Çarşı, Deyrul Umur Manastırı (Mor Gabriel), Deyru'l Zafaran Manastırı gibi. Deyr'ul Zafaran Manastırı, Mardin'in 5 km doğusunda. 4. yy.'ın sonlarında inşa edilmiş bir manastır. M.S. 1293 yılından 1932'ye kadar Deyr'ul Zafaran Patriklik merkezi olmuş. Merkez bu tarihten sonra Şam'a taşınınca önemini azda olsa kaybetmiştir.

Bana ilginç gelen şeylerden biride Mardin’in leblebisinin meşhur olması. Evet evet yanlış okumadınız hepimiz leblebisi ile ünlü yeri Çorum diye biliriz ama Mardin’in de leblebisi meşhurmuş. Hafif tuzlu-tatlı karışık bir tadı var. Her doğu ilinde olduğu gibi burada da “mırra” pek revaçta. Mırranın anayurdu olan Suriye’ye zaten komşu olduğu için sanırım en iyi mırrayı burada içebilirsiniz. Diğer doğu illerinde nescafeyi bolca kaynatarak bunu turistlere mırra diye veriyorlarmış, o nedenle sakın kanmayın! Birde Fotoğraf Stüdyoları var ki kesinlikle denemelisiniz. Oraya gidip vesikalık çektirin demiyorum ama geziniz sırasında çektiğiniz fotoğrafları kesinlikle orada tab ettirmelisiniz. Hem kalitesi çok iyi hem de ucuz. Hatta kullanılmamış filmlerinizi oradan alırsanız daha da kara geçersiniz. İnanması güç gelebilir ama ben artık çektiğim fotoğrafları oraya gönderiyorum. Kalitesini görünce sanırım sizler de vazgeçemeyeceksiniz.

Mardinliler aynı zamanda çok da gururlular, Metin Milli’nin nerelisiniz sorusuna “Ankara’lıyım” cevabından sonra afaroz etmişler, Meltem Cumbul’un “Beşik Kertmesi” dizisi çekimlerinde “bitlendim” demesi üzerine onu da kara deftere almışlar. Ama bu tarihi ve mimari güzelliklerine rağmen unutulmuşluklarının yanı sıra hiç kaderci değiller. Hedefleri yılda 1 milyon turist. Şu anki yatak kapasitesine ve varolanların niteliğine bakacak olursak pek mümkün değil, ama kim bilebilir 5 sene sonra ne olacağını. Bence Mardin’i bir kez görmek yetmez geçen sefer gidişimde sadece il merkezini gezebilmiştim, başka bir ilçesine uğrayamamıştım ama gelecek sefer hedefim Midyat ve Nusaybin. Ne dersiniz 1 milyon turistten biri de siz olmak istemez misiniz?

Şehrin Adı nereden geliyor…
Çoğu kaynaklarda Mardin’in gerçek adı “Merdin” diye geçiyor ve halkın çoğu da bugün böyle diyor. Bu ad “Kaleler” anlamına geliyor. Şehirdeki bir çok kalenin varlığı da, şehrin bu şekilde isimlendirilmesini sağlamış. Şehir merkezinden tepeye çıkarak ulaşılabilen kuşbakışı Mardin manzarasına haiz kalenin adı Mardin Kalesi ama konumu itibari ile Kuşlar Yuvası, Kartal Kalesi veya Kartal Yuvası da denilmektedir. Civarda bulunan diğer kaleler; Eskikale Köyünde bulunan Kalat’ül Mara, Deyrü’zzafaran Manastırının kuzeydoğusundaki Arur Kalesi ve Erdemeşt Kalesi de bu tezi savunuyor. Daha başka isimleri ve bu isimlerin hikayesi de olmasına karşılık bana bu daha kabul edilir geldi.

ALEV PEKTAŞ