İnsanın en çok savunduğu
şey “kendini koruma içgüdüsü” imiş. Psikoloji bilimi ile uğraşanlar ve
literatürdeki bilgiler böyle söylüyor. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki
sıralama ise, barınma ve karnını doyurma ile başlıyor. İki fikrin arasında
bir tezatlık yok. Her ikisi de kendini koruma içgüdüsünün temel taşları.
Günümüzde kendini koruma içgüdüsü santraç oyununa dönüştü. Adımlarımızı
öylesine dikkatli atıyoruz ki, ileriki dönemlerde bizi etkilebileyecek bütün
tehlikeleri daha şimdiden ortadan kaldırmamız mümkün olabilsin. Kendimizi
daha doğmamış tehlikelere karşı bile koruyalım. Hadi canım, böyle
olmayanlarda var, derseniz, onları tek tek saymanızı öneririm.
Parmaklarınızın sayısından fazla ise şanslı bir kişisiniz demektir.
İki canlı arasındaki en büyük ilişkiye örnek olarak sıklıkla anne-bebek
ilişkisi gösterilir. Peki son dönemlerde cami avlularına bırakılan çocukları
kimler doğuruyor acaba ? Cami avlusuna çocuk bırakma davranışının altında da
“kendini koruma içgüdüsü” yatmıyor mu? Kardeşler arasında kan davasına
dönüşen kavgalara ne demeli ? Anneye ve kardeşe bu yanlış davranışı yaptıran
etken de “kendini koruma içgüdüsü” değil mi ?
Psikoloji kitaplarından okuduğum bilgiler, tembelliğin insanın doğasında
olduğuna işaret diyor. Tembellik, hiçbir gayret göstermeksizin, olayları ve
hayatı seyretmek alışkanlığı olarak tanımlanmış.
Bu kadar akademik bilgi yeter. Olayın bir başka yönüne geçelim.
Kalkınma, ilerleme, gelişme, gibi kulağa hoş gelen sözler sarfedildiğinde
hemen herkes işe eğitimden başlanmalı fikrini koruyor. İyi de hangi eğitim.
Bu yazının kaleme alınmasındaki asıl amaç işletmeler olduğu için, örgün
eğitim sistemimizi bir kenara koyuyorum.
İşletmelerde İK'nın çok zorlandığı konuların başında eğitimler gelir.
Talepler sürekli vardır ve şikayetlerde hiç bitmez. İK'cılar istediği kadar
ihtiyaç etüdleri yapsınlar, planlamanın her safhasında katılımcıların
görüşlerini alsınlar, gene de şikayet edilecek konu çoktur. Eğitim yeri
kötüdür, eğitimci konusuna vakıf değildir, dağıtılan materyaller
yetersizdir, vb.. Ama bu şikayetlerin en önemlisi ise üst yönetimden gelir.
Takım üyelerinin beğenilmeyen veya istenmeyen davranışları görüldüğünde
kusur genellikle İK'nındır.
“Bu çalışanları hiçmi eğitmiyormusunuz allah aşkına ?” “Eğitimlere bu kadar
para yatırıyoruz da ne oluyor sanki eski tas eski hamam”.
Eğitimlerin verildiğini yakından bilen yöneticinin tepkisi ise farklı cümle
iledir. “Hani bu eğitimin sonunda memnuniyet oranı % 90'nın üstünde idi.”
Bu tür sızlanmaların hepsinde etken olan sebep; insanı çözememektir. İnsan
tembel ise, alışkanlarını değiştirmek gayretini göstermiyorsa, verilen
eğitimlerin ancak çok az bir kısmı yararlı olacaktır. O zaman eğitimcilerin
ve yöneticilerin eğilmek zorunda oldukları konu “Alışkanlıkların
değiştirilmesi” dir. Bu ise yazıldığı kadar kolay değildir. Çünkü alışkanlık
dediğimiz şeyler bizim karekterimizi oluşturan davranışlarımızdan başka bir şey
değildir. Öyleyse eğitimler daha uzun süreli daha yakın kontrollü ve
sistemler bütününün içine yerleştirilmiş olmalıdır. Sistemler bütününün
içine yerleştirilmemiş eğitimlerin istenilen etkiyi yaratması zordur ve öyle
kalacaktır. Bir örnekle yazımızı tamamlayalım. Birçoğumuz “iletişim”
eğitiminin ne olduğunu biliriz. Kurallarını ve karşı tarafta ne gibi etkiler
bıraktığını da biliriz. Ama aklımıza bu bilgileri kullanmak hiçbir zaman
gelmez. Düzgün bir iletişimimiz varsa bu aynı zamanda alışkanlıklarımızı da
bu bilgilere göre düzelttiğimiz içindir. Salt bilgiyi edinmiş olmak yeterli
olmuyor.
Babamın Sözü : Çok bilgili olmak önemli değil, bilgini nasıl kullandığın
önemli.
Kaya Turhanoğlu
Yönetim Danışmanı
kaya@turhanoglu.com
|